Hosgeldiniz

YORUM

BIR TATILIN ARDINDAN (2003)

(3 Aralik 2003)

Yonetim

Yorum

Elektrik Pazari

Haberler

Kaynaklar

Teknoloji

Ozgecmisim

Isletme ve Bakim

E-Mail

 

54 Yillik Hikaye

Yil 1949.  Bir genc tegmenin ilk dogu tayini bir Rus hudut karakoluna cikar.  Karakola en yakin yerlesim yeri Kars’in Cildir kazasinin Kenarbel koyudur.  Bugunku haritalarda bile pek gozukmez.  Dogunun bircok koyu gibi, bugun de geri kalmistir.  Genellikle hayvancilik ile gecinilir.  Etrafta agac yok denecek kadar azdir.   

Tegmen yeni evlendigi esini de yaninda goturmek ister.  O zamanin askeri kurallarina gore karakol hizmetine tayin olan subaylar eslerini goturemezler.  Yine de “kizkardesim” diyerek goturur ve koyde muhtarin evinde iki odayi kiralayip oraya yerlestirir.  Hudut karakolu ile koy arasi 7-8 kilometre olmasina ragmen yol yoklugu ve gorev dolayisiyla tegmen ancak iki haftada bir esini gorebilir.  Fakat koyun hanimlari batidan gelen genc kadina sahiplenirler; tegmenin yoklugunda onu kimse rahatsiz etmez.

Turkiye Ikinci Dunya savasina girmemistir ancak zayif ekonomisi daha da yipranir.  Koylu ektigi biraz bugday ile karnini doyurmaya calisir. Sehre goturebildigi hayvanlar ve peynir karsiligi diger ihtiyaclarini karsilamak ister.  En yakin doktor ve ilac icin at arabasi ile bir gunluk yolculuk gerekir.  Kis aylarinda bu da imkansizdir. Askerin de durumu farkli degil.  Ruslarla sinir gorusmelerinde kullanilmak uzere birkac temiz asker kiyafeti vardir.  Askerler degisse bile bu kiyafetler hic degismez.   Ruslarin dayanikli karakol ve gozleme kuleleri yaninda bizimkiler dokulmektedir.

Kenarbel koyu ayni isimde anilan kucuk bir golun kenarinda yer almaktadir.  Sovyetler Birliginin yikilmasindan sonra golun yarisi Gurcistan’a ait olmus. Sodasi yuksek oldugu icin suyu icilmez ama camasir ve bulasik yikamak icin cok iyidir.  Sessiz bir yerdir; kaz ve ineklerin boynundaki can sesleri ve kopek havlamasindan baska gurultu pek duyulmaz.  Kis aylarinda bunlara kurt ulumasi eklenir. Anadolunun cogu yerinde oldugu gibi evlerin cogu camur ve saman karisimi kerpicten yapilmistir.

Tekrar 1949’a donelim: Tegmenin evine girilince bir sahanlik onunuze cikar.  Sagda bir buyuk celik bidon vardir; icine icecek su doldurulur.  Birkac aile bu suyu kullandigindan pek temiz sayilmazsa da hic yoktan iyidir.  Ekmek de ayni sekilde.  Sahanligin sol tarafinda 3 metreye 3 metrelik bir yatak ve oturma odasi bulunur.  Yer de topraktir.  Genc kadin Ankara’dan getirdigi cegizi ile odayi ozenerek susler.  Evin disinda tas yigindan yapilmis tuvalet uc aile tarafindan kullanilir.  Cok soguk kis gecelerinde, eve bitisik ahirda tuvalet ihtiyaci giderilir.   

Sahanligin sagindaki diger kucuk oda ise mutfak olarak kullanilir.  Tavana yakin kucuk bir penceresi vardir.  Koylunun olmayan gelirinden vergi almak icin gelen memurlari muhtar burada agirlar.  Tegmenin genc hanimi vergi memurlari oldugu gunlerde odasinda hapis kalir.  Iki toprak oda kisa zamanda koylu kadinlarinin, ozellikle genc kizlarin gunluk ugrak yerine donusur.  Batidaki sehirler, batili kadinlar en cok konusulan konulardir.  Yokluklara ragmen genc cift mutludur.  Hanim da kisa zamanda ata binmesini ogrenir; havanin iyi oldugunda beyaz atlariyla etrafi gezerler.  Genc kadinin hamile kalmasi ile mutluluklari daha da artar.  Ancak zaten zayif bir yapiya sahip hanim hamilelik esnasinda bir deri-bir kemik kalir.  Bir keresinde koy icinde dengesini kaybedip hendege yuvarlanir.  Nihayet dogum gunu gelir.  Tegmen aceleyle karakoldan cagrilir.  

1950 Agustosunun son gunleridir.  Gunduzleri hava sicaktir, ancak kara iklimi dolayisiyla geceleri cok serin olur.  Dogum sancilari artar, Ebe muhtarin karisidir. Hanimlar kucuk odaya dolusurlar.  Dogum merakla beklenir.  Ancak dogumun zor olacagi kisa zamanda anlasilir.  Birkac hafta once hanimin hendege dusmesi ile bebek ters donmustur.  Saatler gecer, bebegin basi hala ters yondedir.  Genc kadin hitap duser.  Uyumasin diye surekli yuzune su serpilir.  Kendine geldiginde zorla ayaga kaldirilip ahirda yurutulur.  Muhtarin gelinin omuzuna yaslanip dakikalarca yururler. Bebek hala donmez.  Bir ara kadinin Cildir’a goturulmesi dusunulur, ancak kagni arabasiyla yetismenin imkansizligi ile bundan da vazgecilir.   

22 saatten fazla zaman gecer.  Ebe hanim disarida bekleyen tegmene haber salar:  “Kotu ihtimale hazir olsun” der.   Bayilmak uzere olan genc kadin esini yanina cagirir.  Koylu kadinlarin cogu disari cikar. Kocasina son istegini iletir:  Olurse Ankaradaki anne ve babasina onlari ne kadar cok sevdigini ve ozledigini soylemesini ister.  Helallasirlar.   

Tegmen aglamamak icin kendini zor tutar, kapinin disina cikincaya kadar.  24 senelik kisa hayatinda cekmedigi kalmamistir.  Aile problemleri ve parasizlik yuzunden 12 yasindan beri ailesinden ayridir.  Boyu kisa oldugu icin askeri ortaokula zorlukla girer.  Kafasi darmadaginak oldugundan guclukle okur.  Okuldan atilmaktan sans eseri kurtulur.  Parasizliktan yaz aylarinda bile Amasya’daki ailesinin yanina gidemez, yanlizdir.  Asker ocagi anasi-babasi olmustur.  Erzincan Askeri Ortaokulunda, bir gece yatakhanede buyuk bir gurultu ile uyanir.  Pencere uzerine yikilir.  Buyuk 1939 Erzincan depremi olmustur.  Kendisi gibi pencere onunde yatan cocuklarin cogu kurtulurken, duvar onundeki arkadaslarinin hepsi yok olur. Aradan on sene gecmistir ve tekrar bir felaketin esigindedir. Sadece bir sene once istedigi gibi bir es bulmusken o da kucuk pencerenin arkasinda yok olmak uzeredir.  Nedir bu sansizligi, bu pis kaderi. 

Koylu kadinlari son bir denemeye karar verirler.  Evlerden birinden keci kilindan yapilmis, kalin ve buyuk bir battaniye getirtilir.  Hayalete donmus hamile kadin battaniyeye yatirilir.  Bes-alti hanim battaniyeyi kaldirip var gucleri ile sallamaya baslarlar.  Nihayet bebek doner ve 23 saatlik dogum iskencesi biter. 24 Agustos, saat 22:36'da bebek dogar. Anne kurtulmustur ama bebek soluk almaz.  15-20 adimlik uzakliktaki Kenarbel golunden hemen bir legenle soguk su getirilir.  Bebek suya sokulur.  Sogugun etkisi ile cirpinip kendine gelir.  Kundaklayip gecenin ayazinda kapinin esigine koyarlar.  Tegmen ilk defa oglunun yuzunu gorur.  Ertesi sabah sukurler olsun” dualariyla tegmenin beyaz alinli koyunu kurban kesilir ve koyluye dagitilir. Koyluler de davul zurnalarla kendi adaklarini keserek genc ciftin mutluluguna ortak olurlar.  Tegmen karakoldan birkac havai-fisek attirir.  Ruslar askeri hareket var zannedip alarma gecerler.  Gercek anlasilinca bir Ermeni tercuman araciligi ile bir kutu cukulata ve tebriklerini gonderirler.  

Annem nezaman bana sinirlense “ters adam olacagin dogumundan belliydi” der.  54 sene once dogdugum topraklari gormek Turkiye’deyken nasip olmadi.  Ama som baliginin dogdugu nehir yatagina donmek arzusu ile yanip-tutusmasi gibi ben de Kenarbel koyune donmeyi hep arzuladim.  2003’un Agustos ayinda Turkiye’ye tatile gidip bu hayalimi gerceklestirmeyi planladim.  Yanimda 17 yasimdaki kucuk oglumu da olacakti.  Gezimizi daha egitici kilabilmek icin Ataturk’un milli mucadeleye baslangic yolunu takip ederek Samsun, Amasya, Sivas ve Erzurum uzerinden Kars’a gitmeye  karar verdik.  Ne iyi de etmisiz.    

 

Samsun'dan Erzurum'a 

Agustosun basinda Kanada’dan Istanbul’a geldik.  Birkac gun ailemizin yaninda kaldiktan sonra, ben ve oglum 6 Agustos sabahi otobusle Samsun’a vardik.  Samsun’u daha guzel hayal ederdim.  Anadolunun buyuk kisminda oldugu gibi carpik sehirlesmenin ve duzensizligin etkisi goruluyordu. Ozellikle deniz kenarinda, belli ki buyuk masraflarla kurulmus buyuk bir park bakimsizlik ve pislik icindeydi.  Sehir icinde Ataturk’un kaldigi ev muze haline donusturulmus.  Icinde az sayida hatira esya ve birkac resimden baska birsey yok.  Sahile yakin bir muzede ise 19 Mayis 1919’da Ataturkle birlikte Samsun’a cikmis arkadaslarinin mumyalarinin sergilendigi cok guzel bir muze var.  Son duragimiz yukarida bahsettigim parkin dogu kenarina yerlestirilmis Bandirma Vapurunun modeli oldu.  Aslina saglik kalinarak ve ayni olculerde mukemmel hazirlanmis.  Projeyi gerceklestirenleri ne kadar kutlasak azdir.  Aksama dogru yine otobusle Amasya’ya hareket ettik.   

Unutmadan belirteyim, Kars’a kadar butun otobus yolculuklari cok guzeldi, sadece molalarda ziyarete mecbur oldumuz tuvaletler haric. Turkiyenin bitmeyen bas agrisi.  Temizlik hak getire, ama hepsi banka gibi calisiyor. Adam basi 300 bin ile 600 bin TL.  Kucuk bir hesap yapalim, bakalim ortalama bir tuvaletin senelik geliri ne kadar: Varsayimlarimiz:

bulletHer durakta bir anda ortalama 5 otobus bulunsun (taksileri saymayalim),
bulletOtobus basina 20 kisi tuvalete gitsin,
bulletHer yarim saatte yeni otobusler gelsin,
bulletAdam basina $400 bin TL alinsin:

Bu varsayimlara gore bir tuvaletin ortalama senelik geliri:

365x(24/0.5)x5x20x400000 = 700 milyar TL   

Turkiye capinda boyle 1000 tuvalet bulunsa, iste size yaklasik 1 milyar dolarlik senelik gelir.  Bunlardan ne kadar vergi alabiliyoruz derseniz.  Asgari maas alan bir iscinin gelir vergisi kadar olursa kendimizi mutlu sayalim.    

Donelim tekrar yolculugumuza.  Samsundan oglenden sonra ayrilip Amasya’ya vardik.  Babamin memleketi Amasya oldugundan ben de Amasyali sayilirim.  30 sene onceki birkac saatlik askerlik subesine ziyaretimi saymazsak bu benim ilk gorusum oluyor.  Hikayeye gore Yavuz Sultan Selim sehirden ordusu ile gecerken “Amasyada yere tukuren kendini yok bilsin” demis.  Bu sozun etkisi hala goruluyor. Daglar arasinda ve Yesilirmak uzerinde kurulmus, kucuk, sevimli, tarihi ve cok temiz bir kent.  Osmanli sehzadeleri Amasya ve Manisa’da buyutulmus.  Her kose basinda tarihi bir cami ve medrese gormek mumkun. Osmanlidan onceki Turk kavimlerinin yapilarini ve eski medeniyetlere ait kaya mezarlarini birkac yuz metrelik tur icinde gormek mumkun.  Amasyanin icinde. Yesilirmak uzerine guzel bir yuruyus yolu yapilmis ve Turk buyuklerinin heykelleri dikilmis. 

Amasya Ulusal Mucadelemizin basinda onemli rol oynamis ve Mustafa Kemalle  arkadaslarina hemen kucak acmis.  Amasyanin o gunku muftusu Abdurrahman Kamil Efendi 13 Haziran 1919 gunku vaazinda soyle diyor: “Muhterem evlatlarim! Turk milletinin, Turk hakimiyetinin artik hikmet-i mevcudiyeti kalmamistir.  Madem ki milletimizin serefi, haysiyeti, istiklali tehlikeye dusmustur, artik bu (Istanbuldaki) hukumetten  iyilik ummak bence abestir. Su andan itibaren Padisah olsun, isim ve unvani ne olursa olsun, hicbir sahsin ve makamin hikmet-i mevcudiyeti kalmamistir.”  Ataturk ve arkadaslari Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy’in 22 Haziran 1919’da kaleme aldiklari Amasya Tamimi de benzer ifadelerle ulusal mucadelenin basladigini dost ve dusmana ilan eder.  Ne yazik ki Amasya Tamimi’nin imzalandigi guzel buyuk bina  sonradan yiktirilmis.  Tarihe karsi sorumsuzlugumuzun sayisiz orneklerinden biri daha.   

Amasyada beni cok memnun eden diger bir husus ise insanlarin misafirperverligi.  Belediye’ye ugrayip sehrin temizligi icin tesekkur edelim dedik, ikramlarin coklugundan ancak bir saatte disariya cikabildik.  Ticaret odasina bilgi almak icin girdik, Genel Sekreter Sina Eroglu bizi yemege goturmekle kalmadi, dedemin ucuncu esini ve benden genc Turkan Perincek ave Mujgan Zengin isimli iki halami bulmami sagladi.   

Amasyanin bir ozelligi de Akdag suyu.  Tadina doyum olmuyor.  Hele de bu sudan yapilan semaver cayina.  Sehrin ust mahallerinde oglumla gezerken yorulduk ve bir cay bahcesine girdik.  Yarisi lokantaymis.  Herbirimiz yaklasik 15 bardak cay ictik.  Ayrica canli balik, corba, salata, pilav derken, toplam hesap yanilmiyorsam 6 milyon TL geldi.  Belli ki misafir oldugumuz icin bize ozel indirim yapmislardi. Amasya’da “yabanciyi kandirmak” diye bir kavram yok.  Buyuk sehirlerdeki ve ozellikle Ankara’daki taksi soforlerinin kulaklari cinlasin.   

Onarilmis Osmanli evleri pansiyona donusturulmus. Ilk Pansiyon isimli tarihi evde iki gece kaldik.  Odalar cok temizdi. Aynen cocuklugumdaki gibi, pencerelerin onunde sedirler vardi.  Yer yataklarinda yattik. Diger odalar yabancilarla dolmus.  Nasil oluyor da ulkemizin guzelliklerini bizden daha fazla yabancilar gorup, ogreniyorlar.  Cogumuz icin tatil hala deniz kenarinda guneslenmekten ibaret….. Gorup, ogrenmek??  O da ne demek?      

Planimiz, iki gun kalip Sivas’a gecmekti.  Kaldigimiz pansiyonun genc bekcisi (Selahattin Asli) ile gece konusurken bizi Amasya’dan yaklasik 45 km mesafedeki Yassical isimli koyune davet etti.  Degisiklik olsun diye de bir gece de orada gecirelim dedik.  Koy otobusu ile koye vardik.    Alevi vatandaslarimizi daha iyi taniyabilmeniz icin Yassical isimli bu koyu ziyaret etmenizi tavsiye ederim.  Cok gelismis, buyukce bir koy.  Gayet guzel bir misafirhanesi, onunde buyuk bir havuz ve lokantasi var.  Bizi davet eden genc, civardaki meyva bahcelerini ve tarlalari gezdirdi.  Salatalik ve domates koparip tadina baktik.  Etrafimizda neseyle kosusan bir suru cocuk.  Cok ozlemisim memleketimin koy havasini.  Tabii hic boyle bir yer gormemis olan oglumun keyfine de diyecek yoktu.  

Oglen bize gozleme ve cay ikram ettiler; koyun firininda taze pismis somun ekmegini kokluyarak yedik.  Koyun ortasinda ve caminin hemen onunde buyuk boy bir Ataturk heykeli var.  Ama catik kasli, asik suratli degil, bu buyuk insana yakisir bir heykel.  Irmik yapimina rastladigimiz icin her yerde bugday haslaniyor ve kurutuluyor.  Adim basina bize haslanmis bugday sunuyorlar.  Yeni yapilan cem evini de gezdirdiler.  Bir gece kaldiktan sonra ayrildik. Insallah guler yuzlu, misafirperver ve caliskan insanlarla dolu Yassical’i tekrar ziyaret etmek kismet olur.  Amasyada cok guzel uc gun gecirdik. Bazi sehirlerimize sifatlar eklenmis: Antep’e “Gaziantep”, Maras’a “Kahramanmaras”, Urfa’ya da “Sanliurfa” diyoruz.  Amasyaya da bir sifat gerekirse “Muhtesem Amasya” demek herhalde yanlis olmaz.    

Uc-dort saatlik otobus yolculugundan sonra Sivas’a vardik.  4-11 Eylul 1919’da toplanan Sivas kongresinin yapildigi bina sehrin merkezinde ve mukemmel bir muze haline getirilmis.Ust katta ise Ataturk’un kaldigi oda, telgrafhane ve kongre salonu buluyor.  Kongre dendiginde buyuk bir toplanti salonu sanmayin.  50 kisilik bir ilkokul sinifini andiran kucuk bir salon.  Insan boyle tarihi yerleri gorup, buyuk zorluklarla Turkiye Cumhuriyetinin kurulusunu daha iyi takdir edebiliyor.   

Dogrusu Sivas sehrini modern ve bakimli bir sehir olarak hayal ederdim.  Kalabaligi ve bakimsiz tarihi yerleri ile beni cok sasirtti.  Bircok aydinin yakilarak olduruldugu Madimak Otelini de ziyaret ettik ve altindaki cok temiz lokantada oglen yemegimizi yedik.  Sonra adeta kacarak Sivastan ayrildik ve Erzurum’a gectik.  

Sivas’in tersine Erzurum temiz ve bakimli gorunuyordu.  Tarihin yorgunlugunu ve dogunun az gelismisligini yansitmasina ragmen kulturel varligini muhafaza edebilmis vakurlu bir goruntudeydi.  Tek uzuldugum olay Kongre binasinin yerini sordugumuz polisin ayak-ustu bize nurculugun propagandasini yapmasi oldu.  Bir yandan ahlaksiz ve hirsizlikla bozulmus bir kultur yapimiz, diger yandan icinden curutulen bir Cumhuriyet.  Aman Allahim, nereye gidiyoruz?….  

23 Temmuz 1919’da dogu illerinden gelen temsilcilerle toplanan Erzurum Kongresinin yapildigi binayi bulmak biraz zor oldu.  Sadece kongre salonu muze olarak saklaniyor. . Diger odalar Kiz Sanat Okulu olarak kullanilmakta.  Yaz tatili ve Cumartesi gunu oldugu icin bina kapaliydi ancak bahcivana derdimizi anlatinca binaya girmemize musade etti.  Kongre salonunu disaridan pencereden gorebildik.  Sivas Kongre salonundan daha kucuk bir salon icinde, ilkokullardaki gibi siralar ve duvarda bir avuc vatanseverin fotograflari.  Hepsini saygiyla andik.    

 

Kars'a Giderim Kars'a ... 

Oglenden sonra Kars’a hareket ettik.  Otobus beklerken karsimiza biraz buyukce bir minibus cikti.  Sofor arkadas cok iyi bir insandi (?).  Yol uzerinde gordugu butun musterileri aldi.  Sanirim bir otobusu dolduracak kadar musteri minibuse tika-basa bindirildi.  Disarida sicaklik 30 derece civarinda ve arabada soguk havalandirma sistemi yok.  Hepimiz sadece ustteki bir delikten hava aliyoruz.  Hirsizlik kanimiza ruhumuza islemis.     

Yolda Sarikamistan gectik ve Alluekber daglarini uzaktan seyrettik.  Bu bolgenin tarihimizde cok onemli bir yeri var.  Birinci Dunya Savasi baslamasiyla birlikte Ruslar 1 Kasim 1914’de Dogu Anadoluya girerler.  Kars-Erzurum arasinda yer alan Sarikamis’a kadar ilerlerler.  Osmanli Hukumetinin en kuvvetli adami Baskomutan Enver Pasa Ruslari Anadoludan ve Kafkaslardan atabilmek icin Ucuncu Orduyu hazirliksiz olarak 21 Aralik 1914’de savasa surer.  Bolgede kar kalinligi 1 metreye varmaktadir.  Sicaklik -40 dereceye kadar iner.  Arabistandan dogrudan Dogu’ya gelen askerin uzerinde sadece yazlik elbiseleri vardir.  Ayagindaki carik da donarak parcalanir.  Yiyecek ise hak getire.  Yok denecek kadar az ikmal yollarini da Ruslarin isbirlikcisi Ermeni ceteleri Anadolu icinde vurur.  29 Aralik 1914 gunu tarihimize Sarikamis faciasi olarak gecer.  100 bin kisilik Ucuncu Ordumuzun 80 bini aclik, hastalik ve soguktan donarak yok olur. Karsilastirma icin belirteyim. Sakarya savasinda (Agustos 1921) ulusal ordumuzun toplam asker sayisi sadece 75 bindi.   Yani ulusal mucadelemizin baslangicindaki  asker sayisindan fazlasini birkac gun icinde Sarikamis’ta kaybettik. Iste cesur, milliyetci ama hayalperest Enver Pasa ile cesur, milliyetci ve gercekci Mustafa Kemal Pasa arasindaki fark.   

Sakarya Savasindan sonra 30 Agustos 1922’ye kadar gecen zaman icinde TBMM’deki milletvekilleri dusmana neden hucum edilmedigini Mustafa Kemal’e defalarca soruyorlar.  Cevap hep “Hazirlaniyoruz” oluyor.  Mustafa Kemal’in amaci buyuk taaruzda en az kayipla kesin sonuc alabilmek.  Bunu icin surekli plan ve hazirlik yapiyor.  30 Agustos 1922’ye gelindiginde ordumuzun gucu dusmaninkine erisiyor.  Sonucta, iki hafta suren Buyuk Taaruzla uc senedir Anadoluda bulunan dusman tamamen yok ediliyor.  Kayiplarimiz ise (hasta, yarali, sehit dahil) toplam 10 bin.  Dusmaninki ise 100 binin uzerinde.  Tekrar edeyim, iste bu Mustafa Kemal Ataturk farki.   

Nihayet Kars’a vardik. Senelerdir Rus isgali altinda kalan Kars’da Rus mimarisi hemen goze carpiyor.  Tasdan yapilmis sira sira evler ve genis caddeler.  Yaklasik yuz sene sonra dahi hala saglam gurunuslu.  Dogruyu soyleyip ders almamiz gerekir.  Ruslar medeniyeti bizden cok once, bizim Deli Petro, yabancilarin da Buyuk Peter dedikleri liderleriyle 1700’lerin basinda yakalamislar ve reformlarini gerceklestirmisler.  Bizden uc yuz sene once.   

Sehrin ortasinda Karadag isimli temiz bir otelde ilk gecemizi gecirdik.  Ertesi gun, Amasya’daki halalarimdan birinin kayinbiraderi olan Ali Perincek ve arkadasi Murat Kaygin bizi araba ile alip Kenarbel koyune dogru yola ciktik. Yaklasik 100 kilometrelik bir yolumuz vardi.  Kars’in disindaki sehirler arasi yollar mukemmel.  Bir muddet sonra Cildir Golunun kenarina vardik, sonra da Cildir Kazasina.  Cildir buyukce bir koy gibi, az gelismis.  Hududa gittigimiz icin, sehirdeki askeri birlige haber verelim dedik. Sehrin icindeki Jandarma binasina ugradik.  Bizi cok iyi karsiladilar, yolu tariff ettiler.  Tekrar yola koyulduk.

 

Uzakta Bir Koy Vardir, O Koy Benim Koyumdur. 

Nihayet bir tepeye vardik.  Inise gectimizde, cok uzakta bir gol ve kenarinda koy gorundu.  Cok heyecanlandim.  Hep hayal ettigim dogdugum koye 53 sene sonra geliyordum.  Dusledigimden cok daha guzel bir yerdi.     

Koye varmadan once bir askeri birligin onunden daha gecmemiz gerekti.  Burasi babamin zamaninda da var olan tabur olmaliydi.  Buradan da izin almayi dusunduk.  Kapidaki askerler vasitasiyla nobetci subayindan izin aldik.  Ayrilmadan once nobetcilerin memleketini sordum.  Biri Sirnakli digeri Izmirliymis.  Ne garip rastlanti.  Vatanin iki ucundan iki genc memleketin diger kosesinde br araya gelip nobet tutuyorlar.  Bir baska vatandas da sinirlarin 5000 km otesinden gelip onlarla selamlasiyor.      

Ana yoldan koye iki giris vardi.  Birincisinin onundeki Kenarbel levhasi yaninda yakisikli bir-iki fotografimizi cektik, sanki Himalayanin tepesine varmis gibi, buyuk keyif ve gururla.  Sonra arabaya binip ikinci girise dogru yoneldik.  Uzaktan bir koylu dayinin yolu gecip tarlasina gitmekte oldugunu gorduk.  Gozden kaybolmadan yakalayabilmek icin aceleyle yanina vardik. Uzaktaki tarlasinda calisan bir isciye oglen yemegini goturuyormus.   Gelis sebebimizi anlattim.  1950 yillarindaki koyun muhtarinin evini ve akrabalarini aradigimi soyledim.  “Babanin ismi neydi?” dedi. “Faruk”,  dedim. Bir iki saniye dusundukten sonra “Ananin ismi Nuran’mi?” diye sordu.  Dondum kaldim.  Evet, annenim ismi Nuran’di.   

Gulumseyerek devam etti.  “Ben rahmetli muhtar Hasan’in oglu Durmus Sozbir.  Senin anan ve baban bizim eve tasindiginda, ben de yeni evlenmistim.  Ahirin onundeki odada seninkiler, arkasindaki odada da ben ve esim kaldik.  Anam  senin ebendi.  Esim Hediye de anan dogum sancisi cekerken onu ahirda gezdirirdi.  Simdi bir iki dakika bekleyin, elimdeki yemek torbasini tarladaki isciye verip geleyim.  Sonra sana  dogdugun odayi gosterecegim” dedi.  Baskasi boyle bir olay anlatsa inanmazdim.  Oglum ve yanimizdaki iki arkadas da bu ilginc olaya buyuk saskinlik icinde sahit oldular. 

Durmus Bey ve esi kis aylarini Gebze’de ogullarinin yaninda gecirirlermis.  Ilkbaharla birlikte koye donup bugday ekiyorlarmis.  Yarim saat kadar sonra dogdugum evin kapisindaydik.  Lise caglarinda uc sene Mus’ta kaldigimiz icin dogunun geri kalmisligini iyi hatirlarim.  Dolayisiyla Kenarbel’in toprak kerpic evleri beni hic sasirtmadi.  Hatta dogdugum evi hayal ettime yakin buldugumu da soyliyebilirm.  Dogdugum odada fazla bir degisiklik olmamis.  Dami cokmesin diye ortaya bir direk dikmisler.  Artik depo olarak kullaniliyormus.  Durmus Bey evin bitisigine yeni bir oda yapmis, yazin orada kaliyorlarmis. Odada elektrik olmadigi icin bir kablo ile elektrik bagladilar ve lamba yakildi.  Heyacanla fotograf ve film cektim.  Annem ve babamin yasadigi gunleri hissetmeye calistim.  Arkadaki ahir ve yanda babamlarin yemek pisirdikleri odayi gezdim.  Tam bizimkilerin bahsettigi gibi, tepesinde kucuk dort pencere vardi, ikisini tamamen kapatmislar.  Sonra Dursun Beyin ve esinin eskiden kaldigi odaya gectik.  Icinde somine vardi.  Yerde bir tandir deligi varmis, son senelerde kapatmislar.  Dibinde ates yakilir ve kizmis yan duvarlarinda ekmek pisirilir.  Odanin isinmasini da saglar.  Ancak dikkatsizlik sonucu Anadoluda bircok bebek tandir deligine dusup yanarak olmustur.

 

 Hediye Hanim, Ben ve Durmus Bey  dogdugum evin onunde

 

Oturanlar (soldan): Murat Kaygin, Ali Perincek ve Durmus Beyin bir tanidigi

Ayaktakiler: Onur Aydin (oglum), Durmus ve Hediye Sozbir

Evin disindaki tuvalet ayni sekilde bir tas yigini halinde duruyordu.  Durmus Bey ve Hediye Hanim buyuk misafirperverlik gostererek evin onunde hepimize cay, peynir ve pide ikram ettiler.  Sonra golun kiyisina gittik.  Kazlar, kopekler ve dalgasiz Kenarbel golu.  Golun bizim tarafinda bir ada var.  Durmus Bey’e aitmis.  Koyun belediyesi sahiplenmeye calismis.  Mahkeme sonucu ada Durmus Bey’e kalmis.  Hatta mahkeme kararinin altindaki hakim imzasi bir tanidigimiza ait: Cumhurbaskanimiz Sayin Necdet Sezer.  Durmus Bey bunu buyuk bir iftiharla soyluyor.  Unutmayalim, bu bolgenin insani tarihte cok cekmis.  Rus ve Ermeni isgalleri gormus, goc etmeye zorlanmis, yokluk cekmis ve katledilmis.  Koyun yolu ve elektrigi cok gec gelmis.  Okul ve saglik hizmetleri hep geri kalmis.  Ama zamani gelince davul zurna ile cocugunu askere gondermis.  Kimisi bayrakla ortulu bir kutu icinde geriye donmus. Yine de vatanim, Cumhurbaskanim diyor.  Ataturk bosuna soylememis “Koylu milletin efendisidir” diye.  

Koyde yaklasik iki saat kaldiktan sonra babamin yarim asir once gorev yaptigi Aktas karakoluna gitmek uzere yola ciktik.  Karakola yaklasik 500 m kala askeri bolge yazisini gorup durduk.  Durmus Bey karakolu uzaktan gosterdi.  Teleobjektifle karakolun filmini cektim.  Eskisinin tam tersine, bizim karakol cok modern, Gurcistanin ki ise belli belirsizdi.  Aradan ancak bes dakika gecmisti ki bir askeri arac hizla yanimiza geldi.  Icinden iki cavus ve dort er indi.  Hepsi de tam techizatliydi.  Gozetleme kulesinden film cektigimizi gormusler herhalde.  Onlar gelirken ben de film ve fotograf makinalarini saklamistim.  Gelis sebebini aciklayinca anlayis gosterdiler.  Arabamizi aramadan bizi askerce selamlayip karakola donduler; biz de hemen oradan ayrildik.  Durmus Beyi koye biraktik.  Sarilip vedalastik ve Kars’a gitmek uzere yola ciktik.  Cildir golunun yaninda yemek molasi verip taze balik ve karpuzla oglen yemegimizi yedik.  Ne guzel bir gundu.  Temiz, sade, doganin icinde, dostlarla birlikte, buyuk sehirlerin yapmacik ve maddeci yasamindan uzak ve tarihi yasayarak.  Insanca gecirdigimiz bir gundu.  Bu mutlu gun Durmus Bey, Hediye Hanim ve dostlarimiz Ali Perincek ve Murat Kaygin Beylere ne kadar tesekkur etsem azdir.

Kars’a dondukten sonra bir gece de Ogretmenler Evinde kaldik.  ITU’de 25 sene once yaptigim ogretim uyeliginin faydasini gordum.  Geceligi 15 milyon TL’a mukemmel bir otel gibi.  Resepsiyondaki Dursun Kayikci isimli genc ise Kars’da rasladigimiz en efendi insanlardan biriydi.  Ertesi gunu yaklasik 1.5 saat mesafedeki Ani harabelerine gittik.   Ermenistan sinirinda kurulu bir eski Ermeni sehri.  Kars’in 50 km dogusunda. Doga harikasi bir yerde ve ucgen sekilde kurulmus.  Kuzeyi surlarla, batisi Alacay nehri, dogusu da Arpacay nehri ile cevrili.  Iki nehir guneyde birlesip ucgeni tamamliyor.  Arpacay’in dogusu Ermenistan siniri.  Goruntuyu bozmak ve gurultu yapmak icin nehrin hemen karsi tarafinda Ermeniler tasocagi isletiyorlar.  Eskiden dinamit kullanip harabeleri sarsintiyla yikmaya calisiyorlarmis.  Simdi sadece makina kullaniyorlar.  Tarihi kiliselerin bazilari buyuk tehlike halinde ve yikilmak uzere.  Gunun birinde “Ani’da bir kilisenin yikilmasi sonucu iki Amerikali turist hayatini kaybetti, birisi de yaralandi” seklinde bir haber duyarsaniz hic sasirmayin. Arkasindan vali ve diger erkan kaza yerinde mesajlar verecekler.  Kultur bakani da derhal butun eski eserlerin durumlari hakkinda arastirma baslatacak.  Turistlerin cenazeleri buyuk toren ve masraflarla ulkelerine gonderilecekler.  Sonra ayni tas ayni hamam.

Kars’da karsilastigimiz herkesden ilgi ve yardim gorduk.  Sadece otobus, minibus sahipleri ve soforleri haric.  Yolcunun guvenligi ve kurallar onlar icin yeterince anlam tasimiyor.  Kars’dan gece Ankara’ya otobusle gidiyorduk.  Koltuklarin arasi yolcularla doluydu.  Gece yarisindan sonra onlar da yerlere serdikleri gazeteler uzerinde uyumaya basladilar.  Boyle Kirikkaleye kadar geldik. Avrupa Birligine girebilmek icin devlet adamlarimiz  beyanlar veriyorlar:  “AB’ye katilirsak onlar da bundan faydali cikarlar.”  Evet, eminim, cikarlar?   

 

Son Durak:  Anitkabir

Ertesi sabah, Ankarada dayimlari ve diger akrabalari ziyaret ettik. Sonra Anadolu medeniyetleri muzesini gezdik.  Iceride cok sayida genc vardi.  Bir yuksek okulun ogrencileri sandim.  Sordum, Ankara civarindaki bir birligin sivil giyinmis askeleriymis.  Asker ocagi vatanin korunmasi disinda egitim ocagi olmaya da devam ediyor, anlasilan.  Boyle unutulmayacak ve tarihi geziyi Anitkabirde bitirmek en dogrusu olurdu.  Biz de oyle yaptik.  Atamizin huzuna ciktik.  Icimizden ona, Cumhuriyetimizin butun kurucularina, silah arkadaslarina ve ulusal mucadelemize katkida bulunan vatanseverlere saygilarimizi ve minnetlerimizi sunduk.   Sonra Inonu’nun mezarini, muzeyi ve Anitkabirin altindaki mukemmel ulusal mucadele sergisini gezdik.  Hatira esyalarin satildigi magazadan Cumhuriyet ve Kurtulus CD’lerini satin aldik.  Nihayet Aslanli yoldan geldigimiz gibi ayrildik.    

22 seneden fazladir yurt disindayim.  Iki oglum oldu.  Onlari istedigim gibi buyuttum.  Tarihlerini, kulturlerini bilen, insana deger veren, caliskan ve durust gencler oldular.  Yurt disinda kendi yagimizla kavrularak bugunlere gelmek elbette kolay olmadi.  Ama ne zaman is veya ozel hayatimda buyuk zorluklarla karsilassam hep Atatuk ve silah arkadaslarinin yokluklar icinde basardiklari ve bu ulke icin karsilik beklemeden hayatini veren insanlarimiz hatirima gelir.  Yagmurda-karda kagnilarla top mermisi tasiyan koylu kadinlarini gorur gibi olurum.  Canakkale’de Anzak makineli tufeklerine karsi olumune kosan askerlerimizi, Allahuekber daglarinda cariklari yarilmis ve yazlik elbiseleri ile karda savasa giden erlerimizi ve ulusal mucadelede gorevini zamaninda yerine getiremeyen onurlu subaylarimizin intihar edislerini dusunurum.  Sonra dertlendiklerimin onlarin yasadiklari yaninda hic de onemli olmadigini anlayarak bugune donerim.   

Tatil icin hemen her sene Turkiye’ye gitmeye calisiyorum.  Anne-baba yaninda bir-iki gunden sonra dogru Anadolunun guzel koselerine giderim.  Insan degerini parayla olcen vurguncu ve hirsizlara teslim olmus bir ulkede “vatandasim” diyebilecegim birkac insan arar, bulurum.  Sayilari azalsa da hala boyle insanlar vardir, Amasya ve Karsa'da rasladigim gibi. Bu gezilerde eger cocuklarim da yanimdaysa keyfime diyecek yoktur.  Kendimi cennette gibi hissederim.   2003’un yazindaki gezimiz boylece tahmin ettigimden de guzel gecti.  Sukurler olsun bugunleri gorebildim. 

 

Not:

Gezide cektigim video'nun kopyasini yapip Durmus Bey'e gondermek cok istedim ancak Kanada ve Turkiyedeki sistemlerin farkliligi dolayisiyla bunu yapmak mumkun olmadi. Onun yerine cektigim birkac fotograf ile kucuk bir hediyeyi Durmus Bey'e postaladim.  23 Nisan 2004 gunu Durmus Bey'den aldigim cevabi aynen aktariyorum:

"Mahir Bey, merhaba.  Cok cok kiymetli mektubunu aldim ve ne kadar sevindim tahmin edemezsin.  Aslinda biz sizi cok merak ettik acaba basina birseymi geldi diye ama bu mektup hepimizi dunyalar kadar sevindirdi.  Mahir bey, mektubun geldiginde butun ailem, kizlarim, torunlarim  gordu ve sasirdilar.  Ben onlara seninle koyde yasadiklarimizi anlatinca pek umursamadilar acikcasi.  Ama haklilar da.  Boyle vefali kisiler kalmadi artik bu devirde.  Ama sen ne kadar helal sut emmis biri oldugunu gosterdin.  Gondermis oldugun hediye ile bana tum dunyayi bagislamis gibi oldun.  Fakat senin ve ailenin saglikli olmasi benim icin herseyden daha onemli."

Mektubun geri kalaninda kolay haberlesmek icin torunun e-mail adresini vermis.  Ayrica, bana, aileme ve anne-babama selamlarini gonderiyor. 

Yukarida soyledigim gibi ulkemizde hala cok degerli insanlar var.  Saglicakla kalin.....